Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Share this content on Facebook!
Mahmut Görür sitesine hoş geldiniz!
"hayat hepimizin"

ÖNCE İNSANLIK ONURU!...

MAHMUT GÖRÜR


        ÖNCE İNSANLIK ONURU!..

 

        Gazetenin orta sayfasında bir haber başlığı,

 

         “Bu “iskelecik” bakanı yaktı”

 

         Hayret ediyorum, haberin üzerinde yer alan resme bakıyorum ve ağzımdan hiç beğenmediğim;

 

         Ohaaaaa!!!!!  

 

         Ünlemi çıkıveriyor ve aklıma nedense “gemicik” geliyor…

 

         Konu şu: Norveç’in Petrol Bakanı Aaslug Haga’nin göl kenarında bir yazlığı varmış ve bu yazlığının yanı başında da bir kulübesi varmış. Kadıncağız bu kulübesini kiraya vermiş, bunu öğrenen münafıklar hemen “bu kadın kira geliriyle köşeyi dönüyor, üstelik de vergisini vermiyor” çığlıklarıyla, yolsuzlukların yaşanmadığı bir ülkede çalkantılara sebep oluyor…

 

         Bu söylenti üzerine ülke halkı gündemsizlikten çaresiz ve zavallı bir şekilde sıkıntılar içerisindeyken, bu konu tek eğlenceleri olmuş. Ülkenin bütün basın kuruluşları bu mucizevi gelişme karşısında ağızlarının sularını akıta akıta, özgür gazeteciliklerini yapabilmek için yarışa girmişler birbirleriyle…

 

         Öyle telefon dinlemek gibi adetleri olmadığından, bu tür bilgileri satış yapacak iktidarları da yokmuş doğal olarak. Bu nedenle kendi çabalarıyla araştırma yapmak için gizli servis kiralamayı düşünürlerken, bakanın komşusu, gizli olmayan yazlığın adresini tüm ayrıntılarına kadar vermiş…

 

         En gelişmiş araçları ve ekipmanlarıyla büyük bir basın ordusu  yazlığın olduğu bölgeye gelip araştırma yaparken, bir de ne görsünler?...

 

         Bakan hanım yazlığının önüne 1 metrelik ahşaptan kıytırık bir iskele kurdurmuş…  Hem de izinsiz!...

 

         İşte bu büyük yolsuzluk olayı, Norveç halkının affedebileceği bir durum olmaktan çıkmış artık ve zavallı bakana zalimce saldırılar yapılmaya başlanmış halkı ve muhalefet partileri tarafından…

 

          Bakan onurlu birisi çıkmış aksi gibi, yaptığı işin çok önemli ve halkına örnek olması gerekliliğini algılayabildiğinden, bu üzüntüye daha fazla dayanamayarak hem bakanlığından, hem de parti başkanlığından istifa etmiş…

 

         Bizim siyasilerimize göre büyük bir enayilik elbette bu davranış biçimi. “beni yüzde bilmem kaç oy oranıyla halk seçti” der, geçerler. Hatta başbakan meclis kürsüsünde muhalefete ve basına kızıp, köpürerek bakanına sahip çıkar…

 

         Kartel medyaları devreye girip, bakana yapılan bu davranışın, kalleşçe, belden aşağıya vurma, özgürlük ve insan haklarına aykırı olduğunu belirtip bu haberi ortaya çıkaranları hedefleyen boy boy resimler yayınlarlar…

 

         Ama Norveç siyasetinde ve siyasilerinde onur var, utanmak var…

 

         Halkına yaptıkları en ufak yanlışlıktan dolayı yüzlerinin kızarması gibi insanca davranış biçimleri var…

 

         Bizimkiler de ise; gözümüze baka baka yalan söyleme, konuları saptırma ve halkını aptal yerine koymak var!...

 

         Onur, birazcık onur!..

 

   

 

        

 

          

 

        

       

20 Jun 2008

(1)



ESKİŞEHİR NOTLARIM...

MAHMUT GÖRÜR


        ESKİŞEHİR NOTLARIM…

 

        Fethiye’nin akşam ılıklığında hareket eden otobüs, kilometreler ilerledikçe Anadolu’nun serinliği ile kucaklaşmaya başladı. 8.5 saatlik yolculuktan sonra sabahın 07.30’unda Eskişehir’in çok beğendiğim otogarındaydım. Çok değil on beş dakika sonra ailemle kucaklaşarak hasret gidermeye başladım…

 

         Şimdi tanımakta güçlük çektiğim, çocukluğumda sokaklarında koştuğum Eskişehir’de dolaşıyordum öğleden sonra. Hamamyolu Caddesinde bıkmadan usanmadan turaladığım, ilk aşkımı yaşadığım, ilk kavgamı ettiğim, ilk siyasi bilincimi bulduğum ve bütün ilkleri yaşadığım şehirde…

 

         Yılmaz Büyükerşen Hocamın Anadolu’nun bozkırında yeniden oluşturduğu muhteşem bir şehir olmuş Eskişehir. Porsuk Nehrinin üzerinde yeniden inşa edilen köprülerin üzerinde yer alan sanat eseri heykeller insanı büyülüyor. Bazen kendimi Prag Şehrinde dolaşıyor gibi hissediyorum bu güzellikler karşısında. Temizlenmiş Porsuk üzerinde gondollar dolaşıyor şimdilerde…

 

         Etraf cıvıl cıvıl, üniversiteli gençlik Eskişehir’e ayrı bir güzellik ve hareketlilik sağlıyor. Onların giydiği kıyafetleri ve hareketleri kimseler tarafından yadırganmıyor artık. Bir kenarda öpüşen çifte dönüp de bakanın olmadığını büyük bir mutlukla gözlemliyorum. Büyük ve modern bir şehir olmanın gerekenini Eskişehir halkının fazlasıyla yaptığına inanıyorum. Çocukluğumun tutucu Eskişehir’ini ve Eskişehirlisini düşündüğümde, bu kentin adeta çölde oluşmuş vaha gibi yeşerdiğine karar veriyorum…

 

         Eskişehir’e gidilir de eski okul arkadaşlarını ziyaret etmemek olur mu? Gittiğimin ikinci akşamı sevgili arkadaşım İbiş’in (Bülent) evine konuktum. Türkiye-İsviçre maçını izledik içkilerimizi yudumlarken. Hele 2-0’ın ardından gelen gollerle galip gelmemiz üzerine iki kişilik seyirci ordusu olarak dakikalarca kucaklaşarak kutladık birbirimizi…

 

         Üçüncü günümde, gündüz vakti esnaf arkadaşlarımı dolaştım. Hemen hepsi oldukça iyi konumda işleriyle uğraşmaktalar. Avukat arkadaşım aradı, mutlaka öğle yemeğine beklediğini söyledi. Buluştuk, beni Sanayi Çarşısında bulunan ve adını hatırlayamadığım ünlü bir köfteciye götürdü. Harcına sarımsak katarak çeşnileştirilen köftenin ve yanında yer alan piyazın tadına doyamadım…

 

         Ve akşam oldu sonunda, hava serinledi ve içki masalarına kurulmanın zamanı geldi. Arkadaşlarımla sözleştiğimiz gibi Kör Kamil’in Meyhanesinde buluştuk. Lise yıllarında büyüklerimizin duymasından korkarak gittiğimiz o eski meyhanenin yerinde şimdi daha güzeli yapılmış. Uzun bir masada eski hatıraların konuşulduğu ve ağız dolusu kahkahaların atıldığı bir akşamdı rakı kadehlerinin eşliğinde.  Hepimiz lise yıllarına dönmüştük bir anda, şakalarımız eskilerde yaptığımız şakalardı. Hatta birbirimize isimlerimizle değil o zamanlar kullandığımız lakaplarımızla hitap etmeye başladık. Sanki hiçbirimiz çoluk çocuk sahibi değildik, hele ben aralarında torun sahibiydim üstelik…

 

         Bu mutlu ve güzel akşama son noktayı koyduktan sonra, hepimiz evlerimize dağıldık. Beni evime bırakmak istediler arkadaşlar, istemedim. Yürümek istedim Eskişehir’in karanlığında…

 

         Sabahın 5.30’unda uyandım. Annem yine her zamanki gibi benden önce kalkmış, beni uyandırmıştı. Duşumu alıp, ilk kahvemi içtikten sonra beni köşe başından alacak servise doğru yürüdüm,  balkondan yolcu eden anneme, babama,  kız kardeşlerime ve yeğenime son selamımı göndererek…

 

         Sabah saat 10.00’da Bursa’da olmak zorundayım, seminerim var. Otobüse binerken Eskişehir’e göz kırptım, tüm sevgimle…

 

        

19 Jun 2008

(0)



BAŞIMIZ SAĞ OLSUN!

MAHMUT GÖRÜR


        BAŞIMIZ SAĞ OLSUN …

 

        Bursa Memleket Sevdalıları Derneği ve Biz Kaç Kişiyiz Bürosuna ulaştığımda duyduğum haberle beynimden vurulmuşa döndüm…

 

         Haber çok acıydı!...

 

 İzmir’den Bursa’ya Çağdaş Eğitim Kooperatifinde gerçekleşecek toplantıya gitmekte olan arkadaşlarımız,  hep birlikte olacağımız salona 5 km. kala, kiralık minibüs şoförünün uyuklaması sonucu;  boş yolda önce direğe, daha sonra da bariyerlere çarpıp devrilerek yaklaşık 100 metre sürüklendikten sonra durabilmiş…

 

Ne yazık ki, bu kaza sonucu Torbalı İlçe Başkan Yardımcımız Mehmet Yılmaz ve Menderes İlçe Başkan Yardımcımız Ali Kızıltaş vefat etmişler…

 

Kaza yerine bizzat giden Tuncay Özkan, kazalı aracı gördüğünde geri kalan 11 arkadaşımızın bu kazadan sağ salim kurtulmuş olmalarının bir mucize olduğunu söyledi kaza ile ilgili anlatımında…

 

Aydınlanmamızın ilk şehitlerini verdik, üzüntüyle ve içimiz kan ağlayarak…

 

Araçta bulunan diğer arkadaşlarımız;

 

İzmir Kadın Konseyi Başkanı        Yeşim Onay

 

Bornova İlçe Başkanı                     Bora Karabulut

 

İzmir İl Sekreteri                                      Derya Uzun

 

Bornova İlçe Başkan Yardımcısı  Elçin İnce

 

Güzelbahçe İlçe Başkanı              Selva Sunal

 

Karşıyaka Kadın Konseyi Başkanı         Bilge Yazıcı

 

Genel Muhasip                               Barış Melengeç

 

Konak Eğitim Sekreteri                  Semra Özaşkınlı

 

Konak Ar-Ge Sorumlusu                Gülsümten Sonbay

 

Menderes İlçe Başkan Yardımcısı         Atilla Ayık

 

Menderes İlçe Başkanı                  Osman Eren

 

 ise hafif yaralarla kurtuldular…

 

         Seminerin başlamasından önce ve seminer aralarında Tuncay Özkan ve diğer sorumlu arkadaşlar yaralıları birçok kere ziyaret ederek bizlere anında haberlerini ilettiler…

 

         Hastanede tedavi gören arkadaşlarımız, yaralarının sarılmasından sonra geçirdikleri şoka rağmen, bizlerin arasında olmak adına salona gelmek için ısrar ettiklerini bizzat Tuncay Özkan’a iletmişler…

 

         Yaralı arkadaşlarımız salona gelmeden önce Tuncay Özkan yaptığı konuşmada, “Ben hayatımda böyle bir şey ne gördüm, ne de tanık oldum. Başlarından geçen bu acı olaya rağmen, dava arkadaşlarının yanında bulunmak istemeleri karşısında söyleyecek bir söz bulamıyorum. Şu an sözün bittiği yerdir…” dedi, üzüntüden bembeyaz olan yüzüyle ve ağlamamak için kendini zor tuttuğu kısa konuşmasında…

 

         Ve yaralı arkadaşlarımız girdi salona…

 

         Bütün salon ayağa kalkıp, alkışlarla karşıladı sevgili kazazede arkadaşlarını. Ardı kesilmeyen alkışlar, dava arkadaşlarımıza saygımızı ve geçmiş olsun dileklerinizin göstergesiydi kuşkusuz…

 

         Sahnede yer alan masaya oturmalarını rica etti Sayın Özkan arkadaşlarımıza…

 

          Hafif yaralarla kurtulmuşlardı fakat yüzlerindeki derin acı ifadeleri ile kaybettikleri arkadaşlarının matemini tutuyorlardı. Konuşmak istedi Menderes İlçe Başkanımız Osman Eren. Sözlerine başladığında sesi titriyor ve bizlere haykırıyordu;

 

         “Arkadaşlar! Özür dileriz geç kaldık ve iki kişi eksik gelebildik…”

 

         Böylesi duyarlılık ve vatan sevgisi karşısında, tıpkı Sayın Özkan’ın belirttiği gibi duygularımızı anlatacak kelimeleri bulamadık hiç birimiz. Boğazımıza düğümlenen yumruklarla bütün salon ayağa kalkıp, alkışladık onurlu duruşlarını sevgili dava arkadaşlarımızın…

 

         Seminer bitiminde Bursalı arkadaşlarımızın kiraladığı otobüste 11 yaralı arkadaşımla birlikte yolculuk ettim İzmir’e. Kendileriyle kaza hakkında konuşmalar yaptım, bana göre kazanın en an alıcı tarafı, Mehmet Yılmaz ve Ali Kızıltaş, minibüsün en arka sırasında oturdukları için vefat etmeleri olmuş. İşin ilginç yanı İzmir’den beri neredeyse bütün arkadaşlar geniş olan arka koltukta dönüşümlü olarak uyumuşlar…

 

         Kısacası Azrail kurbanlarını seçmek için yolculuğun sonuna 5 dakika kala Mehmet Yılmaz ve Ali Kızıltaş’ı beklemiş…

 

         Acımız çok büyük, hepimiz çok üzüntülüyüz. Ben Tuncay Özkan’ı bu güne kadar bu kadar acı içince ve çaresiz görmemiştim, bunca olumsuz gelişmelere rağmen. Vefat eden arkadaşlarımızın ailelerine ömrünün sonuna kadar destek vereceğine söz verdi Özkan ve yavrularını da kendi kızından da ayrı tutmayacağını belirtti…

 

         Yeni kurulacak parti binamızın iki salonuna Mehmet Yılmaz ve Ali Kızıltaş isimlerini vererek ölümsüzleştireceğini de sözlerine ekledi Sayın Özkan…

 

         Hepimizin başı sağ olsun…

 

          

 

        

 

        

 

        

 

 

 

 

 

 

 

 

16 Jun 2008

(1)



MİLLETİMİN MECLİSİ...

MAHMUT GÖRÜR


 

        MİLLETİMİN MECLİSİ…

 

        Akşam saatleri, haberler öncesi Meclis TV’yi açtım. Genel kurul gündeminin değiştirilmesine ilişkin öneri üzerine konuşuluyor.  Hemen gazeteci refleksi ile not almaya başladım…

 

          Konuşmacı Kamer Genç’ti ve bana göre doğruları söylediği konuşması AKP Milletvekilleri tarafından devamlı laf atılıyor ve konunun dağıtılarak, Kamer Genç’i susturma çabaları sağlanmaya çalışılıyordu…

 

         KAMER GENÇ –“ Parlamento bugün, eğer Hükümet bu memlekette ayrımcılık yapıyorsa, birtakım öğrenciler Alevi olduğu için kamu hizmetlerinden mahrum ediliyorsa çıksın, desin ki: Ben bunu böyle yapmadım. Ben size sormak istiyorum: Hükümetiniz zamanında efendim, üst bürokratlığa getirdiğiniz bir tane Alevi inançlı müsteşar var mı? Yani, bir tane vali vardı herhâlde onu da aldınız…”

         “….Şimdi, bakın değerli milletvekilleri, şimdi, burada ben halkın temsilcisiyim, milletvekiliyim. Burada düşüncelerimizi söylüyoruz. Bizi burada baskı altında tutarak, laf atarak bizi susturamazsınız. Şimdi, getirdiniz, GAP'la 3 milyon 800 bin kişiye iş bulacağız… Bundan daha büyük bir yalan olur mu yahu?...”

         “…Şimdi bakın, bunları iyi anlamanız lazım. Eğer siz, bu memleketi dışarıda kötüleyen insanlara karşı… Eğer bu insanları metheden kişiler Avrupalılar tarafından tutuluyorsa, demek ki bu Türkiye'nin lehine olan bir davranış biçimi değildir...”.

“…Şimdi, gazeteler yazıyor: "Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanlığı yeniden yorumlayan bir sistem getiriyor." Bunu biri çıksın söylesin. Yani, bunlar önemli şeyler. Yani İslam'ı modern esaslara göre yorumlayan bir yorum getiriyor. Şimdi, dünkü gazetelerde vardı. Abdullah Gül'ün 1995 yılında verdiği beyanat var, diyor ki: "Efendim, İslam'ı cami içinde hapsetmeye çalışıyorlar. Hâlbuki bu millet, İslam'ı bütün hayatında yaşamak istiyor." Bunun anlamı ne? Yani, bunun anlamı ne? "Sokakta benim giyimim…" diyor… Git, işte, Suudi Arabistan Kralı gibi giyin, Kuveyt Kralı gibi giyin; o uzun entarileri giy, çık. Yani, yalnız hanımların başını örtmekle bir yere varılmaz ki… Efendim, birileri başlarını örtüyor ama gidip bir başka cumhurbaşkanlarının koluna giriyorlar. Birileri başlarını örtüyorlar ama gidip de Yunanistan Başbakanına kendisini öptürüyorlar. Ben anlamıyorum…”

         “…Şimdi, bakın, burada işte Hükümet sıraları bomboş, kimse yok. Bu Hükümet, maalesef Parlamentoya saygısını kaybetmiş, enerjisini kaybetmiş, çalışma azmini kaybetmiş bir Hükümet. Memlekette her gün bir skandal oluyor ve her bir gün skandal açıklanamıyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu duruma düşürülmemesi lazımdı ve dolayısıyla bu durumla… Yani bunu ben size, bunları ikaz edesiniz diye söylüyorum. Yoksa iktidar sizsiniz, yarın, öbür gün kimin başına ne geleceği belli olmaz. Türkiye çok ciddi sıkıntılar içindedir, vatandaş büyük bir korku içindedir, bir yanda ekonomik sıkıntı had safhadadır, bir yanda da can güvenliği, mal güvenliği diye bir şey kalmamıştır. Ama sizin bütün kafanızdan geçen, işte bu Atatürk'ün kurduğu eserleri ortadan yok edip yerine Osmanlı eserlerini getirmek…”

“…Çankaya Köşkü'nü niye acaba… O, 30 trilyon lirayla Çankaya Köşkü niye birdenbire yıkılıp da değiştiriliyor? Herhâlde oradaki Atatürk'ün izlerini kaybetmek için yapılıyor, başka ne için yapılıyor?...”

         “…Bu Türkiye Cumhuriyeti devleti hepimizin devletidir. Akıl ve mantığın yolu birdir. Eğer bir Tayyip Erdoğan, Başbakanlık makamını kullanarak, kendi damadının olduğu şirkete 750 milyon dolar para verdiriyorsa, eğer kendi damadının şirketine gidip de Katar'dan 350 milyon dolar -o paranın da kime ait olduğu belli değil, acaba Türkiye'den giden kara para mıdır veyahut da özelleştirmelerden oraya kaçırılan paralar mıdır?- o paralarla alınıyorsa sizin, sorumluluk duygusu olarak, evvela grupta bunun hesabını sormanız lazım. Siz eğer grubunuzda bunları soramazsanız biz bu halkın temsilcileri olarak Genel Kurulda soracağız...”

“…Siz zannediyorsunuz ki bugünler hep böyle gider. Bugünlerin sonu sizin için felakettir, onu bilesiniz. Halkının hakkını sormayan insanların sonu hiçbir zaman selamet değildir…”

Kamer Genç’ten sonra kürsüye AKP Giresun Milletvekili Nurettin Canikli geliyor ve konuşmasında kullandığı hakaret içeren söylemiyle ortamı bir anda karıştırıyor…

NURETTİN CANİKLİ –“Değerli arkadaşlar, bu kürsüden önemli konuşmalar yapılıyor ve gerçekten zaman zaman çok saygıdeğer milletvekili arkadaşlarımız çok katkı sağlayıcı görüşlerini ifade ediyorlar. Bunlar elbette takdire şayan, elbette onlara saygı duyuyoruz. Ama zaman zaman da içinde zerre kadar zekâ kırıntısı bulunmayan, içi boş, anlamsız, saçma sapan, tahrik edici konuşmalar yapılıyor. Bunları, tabii, milletimiz izliyor. Bunları milletimiz…”

         “Çıkıp burada birtakım konuşmalar yapıyorsa bu, gerçekten, en hafif ifadeyle ahlaksızlıktır! Eğer bir iddianız varsa gelin ispat edin milletin kürsüsünden. Soyut şeylerle kimseyi itham edemezsiniz!”

         Ve meclis bir anda karışıyor, grubu bulunan ve bulunmayan partililer başkandan sözünü geri almasını ve özür dilemesini haklı olarak istiyor. Başkan her ne kadar bu işte hakaret yok dese de AKP haricindeki partiler meclis tutanağının getirilerek konuşmanın içeriğinin yeniden okunmasını istiyorlar. Başkan bu nedenle oturuma 10 dakika ara veriyor…

         Oturumun başlamasıyla merakla beklenen oturum tutanağı ortaya çıkarılmıyor. Sadece hakaret içerikli konuşma yapan Canikli oturduğu yerden söz alarak;

         Biraz önce yaptığım konuşmada, öncelikle şunu belirtmem gerekiyor: Burada, o cevap, burada grubu bulunan partilerle alakalı değil doğal olarak, çünkü benden önce konuşma yapan arkadaşlarla alakalı yaptığım konuşmaların içeriğinin tamamı, benden önce konuşan arkadaşlarla alakalı, önce bunun altını çizmek istiyorum. Dolayısıyla grubu bulunan partiler, doğal olarak, orada konuşma da olmadığı için, onlar bu konuşma içerisinde yer almamaktadırlar ya da onlarla ilgili herhangi bir durum ya da bir konuşma içerisinde bir atıf söz konusu değildir…”

“İkincisi, hakaret kastı yoktur. Sadece çıkıp konuşan arkadaşların -daha dikkatli, daha düzgün- töhmet edici konuşmalar -ve bunu çok sık yapıyor bazı arkadaşlarımız- yapmamalarını teminen biraz vurgulayıcı konuştum, yoksa bir hakaret yoktur, çünkü "Belli şartlar gerçekleştiği takdirde olur." gibi ifadeleri vardır. Yani, herhangi bir ispat edici vesika olmadığı hâlde, tahrik eden, karalayan, iftira edenler için o ifade kullanılmıştır…”

İşte, Meclisimizden bir oturum örneği sizlere, Ben kendi adıma bizi yönetenlerin, bizlerden çok daha akıllı ve bilgili olduğuna inandığım için utandım. AKP’nin tek başına hükümet olmasının verdiği şımarıklık ve saygısızlığın en basit şeklinin ortaya serilişi olarak değerlendirdim…

Kendilerini eleştirenlere saldırma ve saygısızlık…

Ve bizler bunu yaşamın her bölümünde hisseder olduk artık. Korkutma ve sindirme…

İşte Atatürk’ümüzün “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözünün yazılı olduğu kutsal Meclisimizden bir oturum…

 

        

 

 

 

 

        

 

          

 

        

 

        

 

 

          

04 Jun 2008

(1)



SEN İZLEME! BEN İZLERİM...

MAHMUT GÖRÜR


SEN DİNLEME! BEN DİNLERİM…

 

Makam sahibi bir insan, yönettiği insanlardan neden korkar?

 

Korkar çünkü yönettiği insanların iyiliği için çalışmamaktadır,

 

Korkar çünkü yaptığı işlerde ve uyguladığı yöntemlerde mutlaka gizli bir hesabı vardır,

 

Korkar çünkü söyledikleri ile yaptıkları birbirinden tamamen zıttır,

 

Korkar çünkü yaptıklarının anlaşılması onun sonu demektir,

 

Korkar çünkü halk kendisine yapılanların hesabını soracaktır...

 

Bu nedenle etten duvarla dolaşır, etrafında kuş uçurtmaz, böylesi makam sahipleri. Yapıyordur ama korkuyordur da aynı zamanda, Vatanına ve halkına yaptıklarının mutlaka bedeli olacaktır ve bunun oluşmaması için elinden geldiğince kendini koruma altına alma güdüsüyle dolaşır. Etrafında halk olamaz, yaklaştırmaz yanına. Sadece ve sadece kendinden olan, ona zarar vermeyecek kişiler, daha doğrusu iş birlikçileri vardır.

 

Tarih, bu şekilde yaşamış padişah, kral, diktatör ve yöneticilerle doludur.

 

Bir çocuk düşünün. Ailesinin çok değer verdiği ve atalarından miras kalan vazoyu kırmıştır. Başına geleceklerin korkusuyla kendini korumaya almak adına yalanlar söyler, kaçar, saklanır. Fakat sonuç değişmez, büyüklerinin karşısında hesabını verir mutlaka.

 

Ama başka hesapları olmayan yöneticiler, göğsünü gere gere halkın içine karışır, onlarla iç içe olmaktan da büyük bir mutluluk duyar. Korkmaz çünkü halkından, onlara sevgisi vardır ve halkının da ona.

 

Örneğin eski Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer…

 

Türkiye çalkalanıyor dinleme skandallarıyla. Her gün yeni bir son dakika haberiyle karşılaşıyoruz görsel ve yazılı basında. Hemen hemen hepsi yönetimin suyunda hareket etse de ve ucundan köşesinden sınırlı dahi olsa, halka yansıtılıyorlar.

 

Emniyet ve MİT’e tanınan telefon, internet, ve faks haberleşmelerimizin dinleme yetkisi karşısında halk olarak yaşadığımız şoku hala üzerimizden atamadık. Yasalarla belirlenmiş oysa;

 

“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

 

 “ Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Kanunun açıkça gösterdiği hallerde usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; (…) haberleşmenin gizliliğine dokunulamaz.”

 

Gelişen olaylardan anlamaktayız ki, bu dinlemeler yasal yollardan yapılmamıştır. Günlerden beri bu skandalla ilgili yorumları hukukçulardan ve köşe yazarlarından okumaktayız…

 

Polis devleti haline gelen ülkemizde tarikatların her alanda örgütlendiği kurumlar, tıpkı Fethullah Gülen’in yıllar önce işaret ettiği konuma getirildi. Ne demişti Gülen? “ …yönetimin en ince kan damarlarına kadar gireceksiniz (…)” ve yaptılar da…

 

Jandarma, ülkemizin savunmasının temel direklerinden birisidir. Şehir dışındaki yerleşim birimlerinde güvenliğimizi sağlayan tek güçtür. Trafik onların kontrolündedir, asayiş, terör, uyuşturucu ve kaçakçılık, kısacası genel güvenlik hep onların denetimindedir…

 

Daha iyi istihbarat sağlamak amacıyla dinleme için izin verilen Jandarmamızın bu izni, Adalet Bakanlığı tarafından Yargıtay’a itiraz edilmiş.

 

Gerekçeleri de “temel hak ve hürriyetlerin özüne müdahale imkanı sağlayacak, Anayasa’nın sözüne, ruhuna ve demokratik toplum düzenine aykırı bir karar” mış!...

 

Vay beee !....

 

Kendileri dinlerse yasal,  ülke güvenliği ve savunmamızın teminatı Jandarmamız dinlerse, “Anayasaya aykırı”...

 

Sen dinleme! Ben dinlerim…

 

 

Evet, çok korkuyorlar, maskeleri düştü ve artık inişe geçtiler. Bu nedenle ne yapacaklarını bilemiyor ve her şeyi kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Oysa bu tür yöntemler başka yöneticiler tarafından tarih sayfalarında denenmişti…

 

Hepsinin akıbeti bellidir ve

 

Korkunun ecele hiçbir zaman faydası olmamıştır…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

03 Jun 2008

(0)



KUDÜS VAKFI…

MAHMUT GÖRÜR


 

 

        KUDÜS VAKFI…

 

        Dün gece kanallarda dolaşıyordum, dini içerikli olduğu belirgin olan TV kanalının birinde,  Hollanda merkezli bir vakıf, verdiği reklam ile halktan, Kudüs’teki yetimler için 5o € (Avro) para yardımı istiyordu…

 

            İstenen miktar ne 5€, ne 10€, ne de 20€ değil de, tam tamına 50€ idi. Hani gönlünüzden ne koparsa verin şeklinde olmayan bu diretme, oldukça şaşırttı beni…

 

Hemen bilgisayarın başına geçip vakıfla ilgili araştırma merakı uyandı bende. Vakfın merkezinin Hollanda’da  Amsterdam kentinde olduğu reklamda da belirtildiği gibiydi…

 

Sitenin ana sayfasında kısa bilgilerin yanı sıra bir de tanıtım filmi yer alıyordu.  Filmin başlangıcında,   "Kim, Allah'tan başkasının okşamadığı bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her bir saç tanesi için sevaplar yazılır. Kim de bir yetim kız veya erkek çocuğa iyilik ederse onunla ben cennette şu iki parmak gibi oluruz." Hadisi belirtilerek, görüntüler eşliğinde şu sözler yer alıyor…

 

“Hemen yanı başımızda, gözümüzün önünde binlerce yetim var.

Onlar Filistin’in yetimleri

 

Onlar ümmetin yetimleri

 

Onlar bizim yetimlerimiz

 

Vakit geç olmadan Filistin’deki yetimlere sahip çıkalım.”

 

Konuşmaları ile devam eden tanıtımın sonunda banka adı ve hesap numarası verildikten sonra, yatırılacak paranın mutlaka 50€ olduğu yenilenerek,

 

“Bir yetimin hayalini gerçekleştirebilirsiniz.” Sözleriyle son buluyordu tanıtım filmi…

 

Vakıfla ilgili diğer yazıları incelediğimde, tanıtımlarında bol miktarda ayet ve hadislerle süslendirilmiş yardım çağrısı yapıyordu vakıf. Yardımlaşmanın ve paylaşmanın önemini belirten anlatımların yanı sıra, yaptıkları kurban ve zekat yardımlarının anlatımı ve fotoğraflar yer alıyor. Dikkat çekilmesi istenen ana konunun, ağırlıklı olarak Kudüs’teki kimsesiz yetimlerin olduğunun düşüncesine sahip oluyorum okuduklarımdan…

 

İnsanlığın da, dinimizin de emrettiği gibi, yardımlaşmak elbette çok güzel ve ulvi bir kavram.  Gerçek anlamda bu yardımlar denetim dahilinde kayıtsız ve şartsız yerlerine ulaştırılıyor ve zor durumdaki insanların yüzleri güldürülüyorsa kutlamak gerekir…

 

Ancaaak!….

 

Bizim ülkemizde on binlerce şehidimizin ardında bıraktığı yetimlerimiz zor şartlarda yaşama savaşı verirken, bu vakıf neden Kudüs’te bulunan yetimlere yardım etmek için çaba gösteriyor?

 

Burnuma kötü kokular geldi okuduklarımdan. Hani şu Almanya’da kapatılan “yüzyılın iyilik hareketi” sloganlı “ Deniz Feneri Derneği” geldi aklıma. Deniz Feneri Derneğinin resmi internet sitesinin ana sayfasının en altında yer alan bir yazı, kafamı karıştırdı. Yazıda “ Deniz Feneri Derneği Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve izin almadan yardım toplayabilen bir dernektir” tanıtımı yer alıyor.  Bazı cümlelerin altı çizilmiş, gördüğünüz gibi. Sayfalarında da bu şekilde yazılı olduğu için orijinaline uygun yazdım…

 

Bırakın Müslüman’ın Müslüman’a yardımını, normal şartlarda iyi yürekli ve iyi niyetli insanların birbirine yardımı son derece gereklidir vicdan taşıyanlarca…

 

Biliyorsunuz insanların dini duygularıyla oynayarak, Yaşar Nuri Öztürk’ün tanımıyla “ Allah ile aldatmak” dolandırıcılığını yaşadık hepimiz. Yurtdışında yaşayan gurbetçi kardeşlerimizi dualarla, Allah kelamlarıyla kandırılarak alın teri birikimlerinin nasıl dolandırıldığını tanığız yakın geçmişte…

 

Hatta Bosna’daki insanlık katliamında Müslüman kardeşlerimiz için toplanan paraların, kasaları  Süleyman Mercümek tarafından faizlere yatırıldığını ve bu paraların uçtuğunu da yaşadık Türk Halkı olarak…

 

Türkiye’de zor şartlarda ve açlık sınırında yaşayan insanlarımız Müslüman değil mi sizce?

 

Ya da, vatan sınırlarını korumak için şehit düşen Mehmetçiklerimizin geride babasız bıraktığı evlatları, size göre yetim değil mi yoksa? 

 

Ayıptır, günahtır insanımızın Müslümanlıktan gelen güzel duygularını kullanmaya çalışmak…

 

Biraz vicdan, ne olur!...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

31 May 2008

(2)



BABACAN BAKANIMIZ, BABACAN...

MAHMUT GÖRÜR


 

         BABACAN BAKANIMIZ, BABACAN…

 

        Türkiye Millet Meclisi kürsüsü ve seçim sonrası Milletvekilleri yemin ediyorlar. Sıra Babacan’a geliyor ve duraksamadan okuyor yeminini…

 

         "Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim."

 

            Aradan geçen süre yaklaşık 10 ay ve Babacan bu kez Avrupa Parlamentosu kürsüsünde, yemin etmese de konuşuyor…

 

            “Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlık değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor.”

 

            Zurnanın “zort” dediği yer!

 

            Ya da Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in yaklaşımıyla “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.”

 

            Babacan’ın Türkiye Millet Meclisinde ettiği bağlılık yeminini yeniden okuyalım, arkasından da Avrupa Parlamentosunda konuştuklarını…

 

            Uydu mu, sizce?

 

            Yemin namustur!

 

            Eğer edildiyse mutlaka uygulanması gerekir. Eğer yalan yere yemin edilirse, bunun Allah katında ne kadar büyük bir günah olduğu yoruma gerek olmadan belirtilmiştir dinimizde…

 

            Öyle dindar olmak eşinin başını bağlamaktan geçmiyor Sayın Babacan!  Önce dürüst olmaktan, insanları kandırmamaktan geçiyor. Türkiye’de bu güne kadar yaşanmamış ve bundan sonra da yaşanmayacak kurgularla bizleri dünya üzerinde küçük düşürmeye hakkınız yok…

 

            İster Osmanlı devrinde, isterse günümüz devrinde olsun, hangi gayrimüslim azınlıklara dinini yapma denmiştir veya engellenmiştir? Dışarıdan ülkemize gelen dernek çalışanları yani misyonerler Müslüman halkımızı Hıristiyan yapmaya çalışırken kimin sesi çıkıyor, söyler misiniz? Daha yakın bir zamanda ev kiliseleri kurabilmeleri için sizler yasa çıkarmadınız mı?

 

            Kaldı ki 6 yıldır iktidarda olan sizlersiniz! Kimi kime şikayet ediyorsunuz? Mademki Müslüman çoğunluk dini özgürlüklerini yerine getiremiyor, sağlasaydınız o zaman Sayın Babacan…

 

            Adeta Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için özel bir çaba göstererek yapmış olduğunuz bu konuşmanızı, bir vatandaş olarak şiddetle kınıyorum…

 

            “Kol kırılır, yen içinde kalır” diye güzel bir özdeyişimiz vardır bilirsiniz.  Diyelim ki bunlar gerçekten yaşanıyor Türkiye’de, kalkıp bunu başkalarına gammazlamanın etikçe açılımı ne olabilir sizce?

 

            Yaşamaktan onur duyduğum bu ülkede 52 yaşında bir vatandaş olarak, hiç bir zaman dini inançlarını yerine getiriyor diye kişilerin engellendiğini ne gördüm, ne de duydum…

 

            Aksine ülkemizde dini vecibelerini yerine getiren insanlara son derece saygı gösterilir. Ama Müslüman gibi Müslüman;

 

Asla yalan söylemeyen…

 

Yalan yere yemin etmeyen…

 

Komşusu açken, kendisi tok yatamayan…

 

Gösteriş ve görmemişlikten uzak duran…

 

Kimsenin malında gözü olmayan…

 

Ülkesine ve Atasına sonuna kadar bağlı ve sadakat içinde olan…

 

Başkalarının hakkını gasp etmeyen…

 

Kul hakkı yemeyen…

 

Ve vatanının bütünlüğü için gözünü kırpmadan ölüme gidebilen Müslüman kardeşlerimizden bahsediyorum elbette…

 

Yapmış olduğunuz bu konuşmayı bir kez daha şiddetle kınıyor ve Türk Halkından özür dilemenizi bekliyorum…

 

Zira ben kendi adıma ister Müslüman olsun, isterse başka bir dinden olsun

Hiç bir kardeşimin dinini yerine getirmesine mani olmaya çalışmadım, aksine saygı duydum...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

             

 

 

 

           

 

        

 

 

       

30 May 2008

(1)



HEY SİZLER! RAHAT MISINIZ?

MAHMUT GÖRÜR


        HEY SİZLER! RAHAT MISINIZ?

 

        Hani Başbakanın her fırsatta kendilerine oy vermiş “16.5 milyona ihanet etmem” diye bir söylemi var ya! İşte o 16.5 milyonla biraz dertleşmek istiyorum, bu gün…

 

         Kendi adıma ben yaşadığımız bu olumsuz gelişmelerden hiç hoşnut değilim. Acaba diyorum, sizler bütün bu olanlara rağmen salt biz istedik diye, ne yaparsa doğrudur ve yaşadıklarımız küresel ısınmanın dünya üzerindeki etkilerinin Türkiye’ye yansıması olduğunun mu? Düşüncesindesiniz…

 

         Dünya ülkelerinin bizlere bakış açısını ve onların gözlerindeki yerimize hiç değinmeden, sadece hayatımızı sürdürmek zorunda olan ve bizleri ilgilendiren yaşamsal gerçeklere değinmek istiyorum…

 

         Nedendir bilinmez 22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra, Ankara’nın suyu bitiverdi. Türkiye’nin başkentinde halk susuz kaldı, yıkanmamaktan koktu adeta. Gariptir, Ankara’da suların kesildiği günlerde Ankara Belediyesine ait ve ne zaman hazırlandığı bile belli olmayan bir sürü su tankeri ortalarda dolaşıp halka su satmaya başladı birdenbire. Yine gariptir Başbakanın emriyle musluklarda damlası bile olmayan sular, akmaya başladı gürül gürül…

 

         Önümüz yaz ve su kesintileri kapımızda. Hadi diyelim geçen yıl yağmur dualarıyla geçiştirdik bu kuraklığı, peki bu sene ne yapacağız? Görünürde yağmur duası falan da yok bu sıralar…

 

         Zaten zırt pırt kesilen ve dünya standartlarında en pahalısı bizde olan elektriğimize yakında okkalı bir zam yapılacakmış. Hiç düşündünüz mü, biz bu elektrik faturalarını hangi kazancımızla ödeyeceğiz? Maaş 400, elektrik 200 Lira, kirayı, bize zorla verilen ve karnımızı onunla doyurur hale geldiğimiz kredi kart taksitlerini, su parasını, yemek zorunda olduğumuz şeyleri, giyinme zorunluluğu, çocukların okul giderlerini, ulaşım giderlerini saymasak bile, geri kalan parayla nasıl yaşıyorsunuz doğrusu çok merak ediyorum?

 

         Önümüz yine kış, hadi yazı bir şekilde geçirdik diyelim. Bu kışta geçen kışlar olduğu gibi rüşvet kömürleri ile ısınmayı mı düşünüyorsunuz? “Hazıra dağ dayanmaz derler”, geçen yıl seçim öncesi cehennem sıcaklarında dağıtılan kömürlerin parası 2008 yılı bütçesinden ödenecekti AKP hükümetince. Peki, bu yıl tekrar dağıtılırsa, hangi bütçeden ve olmayan parayla ödenecek bu korkunç gider?

 

         Bankalarımızın yarısından fazlasının sahibi yabancı, borsamız da öyle. Bu adamlar paralarını Türkiye’ye getirsinler ve daha çok kazansınlar diye döviz zorunlu olarak düşük tutuluyor. Olur ya! Bir gün dengeler ters düşerse ne olur? Hani okuldayken bize bir şiir okutmuşlardı;

 

“Yerden göğe küp dizseler

           En alttakini çekseler

           Seyreyle sen gümbürtüyü”

 

Halimiz böyle olmaz mı sizce?

 

         Türkiye’de kimse emekli olamayacak diyebiliriz bundan böyle. Belki 65 yaşına kadar yaşayanlarımız olabilir, yaklaşık 45 yaşında primini doldurmuş olanlar zorunlu olarak 65 yaşına ulaşacağı günlerini bekleyecekler. O da yaklaşık 20 yıl demek, hiçbir geliri olmayacak ve Türkiye şartlarında zaten iş bulamayacak insanlarımızın 65 yaşını görebileceğini sanmıyorum kendi adıma. Sizlere emeklilikle ilgili özel bir sınıflama mı uygulanacak doğrusu merak ediyorum?  Sesiniz hiç çıkmıyor da!

 

         Bankaların kredi almayanı neredeyse döveceği günlerde yaşıyoruz, cep telefonuna vatandaşlık numaranı yaz ve krediyi ATM’den çek. Ohhh ne rahat!  Koş, harca, eski borçlarını öde, yenisi katlansın. Memleket yeni ve lüks arabadan geçilmiyor, peşinat bile almıyorlar. Eğer çalışıyorsan bas imzayı çil çil araba altında. Eh zaten ülkemizde akaryakıt sudan da ucuza olduğuna göre, gel keyfim gel… 

 

Yakın bir gelecekte Türkiye borçları ödenmemiş araçların haciz yoluyla geri alınmasından dolayı yeni araba çöplüğüne dönüşecek. Tabi bu arada krediyle alınmış evlerin akıbeti de aşağı yukarı arabalar gibi olacak. Parayı sana veren kim? Yabancı banka! Adamlar salak değil elbette malını da elinden çekip alacak. Şu meşhur “parayı veren, düdüğü çalar” olayı…

 

         Anayasayı hiçe saymamalarını… Cumhuriyet değerlerini yok etmeye çalışmalarını… Yasal olmayan ve özel yaşamı hiçe sayan hoyratça dinlemelerini ve kendi gazetelerinde dillendirerek halkına korku salmalarını…  Kendi yarattıkları zenginlerinin lüks içinde ve dinin emrettiklerini hiçe sayarak yaşadıklarını… Allah’ın adını kullanarak gözümüze baka baka yalan söylediklerini… Her konuşmalarında laiklikten, hukuktan ve insan haklarından bahsederken, aslında bunları hiç benimsemediklerini, anladığımız halde; “yola devam” denmesi benimseniyorsa, eğer;

 

         Ben kendi adıma, çok rahatsızım!

 

         Ya sizler! Rahat mısınız?

 

 

           

 

 

 

        

 

        

 

        

 

        

 

            

 

        

29 May 2008

(0)



KELLE-PAÇA ÇORBASI

MAHMUT GÖRÜR


         KELLE - PAÇA ÇORBASI…

 

        En lezzetlisi kuzu kellesi ve paçası ile olan çorbayı yapmak için, öncelikle kelle çok iyi yıkanmalı ve bol suda haşlamalı, elbette paçalar da.  Haşlanan kuzu kellesi soğuyunca itinayla ayıklanması gerekir, özellikle dilinin üzerindeki zarın çok iyi soyulması önemlidir. İnsana göre çok önemli, kuzuya göre de önemi pek tespit edilmemiş beynin ayıklanma işlemi bittikten sonra, sıra paçalara gelir. Ayıkladığımız kelle ve paça etlerini keskin bir bıçakla zar biçiminde doğrayarak süzülmüş kendi suyunun içine ilave edilir.

 

            Terbiyesini de yapıp içine kattığımız çorba, kısık ateşte bir saat piştikten sonra servise hazır olur. Arzuya göre sirke ve dövülmüş sarımsak ilave ederek, ki bana göre olmazsa olmaz olan bu ikili ile birlikte afiyetle içilir…

 

            Ve Türkiye’de son günlerde gelişen siyasal ve ekonomik gelişmeler…

 

            Anayasa Mahkemesi, AKP’nin uygulamalarının Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısal bütünlüğünü tehlikeye soktuğu iddiasıyla kapatma istemiyle dava açmıştı…

 

            Çok ciddi bir suçlama ile karşı karşıya kalan AKP, kendine çeki düzen vermek ve savunmak adına hiçbir girişimde bulunmazken, hep bir ağızdan saldırıya geçti hukuğa. Bu da yetmedi güdümünde oldukları o çok demokrat ve hukuk abidesi(!) AB Ülkeleri de katıldı bu koroya. Elbette kolay değil insanın işbirliği yaptığı, her istediğini kolaylıkla uygulattığı kişilerin avucunun içinden yitip gitmesi ve düzeninin bozulması...

 

            Bu da yetmezmiş gibi, koca koca hukukçular “Anayasanın bilmem kaçıncı maddesine göre, Recep Tayyip Erdoğan AKP kapatıldığında bağımsız olarak seçilip, yeni partisinin başına geçerek Türkiye’yi yönetebilir” derken,  bir başka grup ise; “ Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi 5 yıl kesinlikle siyaset yapamaz” dedi. Eğer, Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi yeniden bizleri yönetecekse, o zaman Anayasa Mahkemesi ne için dava açtı?

 

            Başbakan, her konuşmasında ekonomimiz hakkında pembe tablolar çiziyor gözlerimize baka baka. Adama sorarlar o zaman, madem ekonomimiz çok iyi de; elimizde son kalan değerlerimiz yollarımızı, köprülerimizi ve sularımızı ne demeye satmaya kalkışıyorsun?

 

            Abdullah Gül’e soruyor gazeteciler, “Eşiniz, Osmanlı eserlerini Çankaya Köşküne getirecek mi? “ verdiği cevaba bakar mısınız? “ O konuyu Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri’ne sorun, konuyu o biliyor” Böylesi bir yanıt, insanları kandırmak ve doğruları saptırmak anlamına gelmiyor mu sizce?

 

            Memleketin Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve CHP’nin  Genel Sekreteri Önder Sav, yönetimce yasal olmayan bir şekilde dinleniyor. Böylesi çok önemli bir skandal karşısında bile her şeye kavgayla yanıt veren RTE’den hala tık yok…

 

            Sanki 6 yıldır Güney Doğu’yu görmemiş de, birden bire bölgenin kalkınması aklına gelmiş. 12 bakanıyla beraber gövde gösterisiyle, bilmem kaçıncı Gap paketini açtı. Belediyelere ilave ek gelir sağlanması için düğmeye basıldı. Tabii ufukta yerel seçim var, parmaklarda birer parça bal, sürülecek ağızlar tespit ediliyor. Bunu TÜSİAD Başkanı da onaylıyor zaten “Popülizme dönüş işaretleri var” açıklamasıyla. Yine oy avcılığı ve yine takiye…

 

            Tuzla’da üç otuz paraya kiralanmış, belki de hayatında hiç gemi görmemiş işçiler iş güvenliği sağlanmayan ortamlarda çalışmaya çalışırken, kazalar sonucu ölüyorlardı. Buna karşılık hükümet hemen olaya el koyup, kararlılıkla firmayı kapattı. Sonra ne oldu? Bir hafta sürmeden şirket yeniden faaliyette…

 

            Lüks otelde yabancılarla yenen bir yemek, yabancı konuklara sorgusuzca içki servisi yapılırken, Türk olan konuğa içki içmek yasak! Otelin ortağı kimmiş? Bahadır Yaşık, AKP Güngören meclis üyesi. Ne demişti seçim sonrası Erdoğan? “Biz herkese eşit davranacağız”. Biz buralarda “mahalle baskısı” olacak dediğimizde kimse iplememişti…

 

            Bu arada Abdullah Gül hakkındaki “kayıp trilyon davası” ile ilgili fezlekenin kaybolduğu iddia ediliyor, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart tarafından. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e yönelttiği soru yönergesine yasal süresi 10 gün önce dolmasına rağmen, bu güne kadar bir yanıt gelmemiş. Amaç ne olabilir sizce?

 

            İşte, AKP ile yönetilen Türkiye’mizde yaşadıklarımızdan birkaç örnek. Tıpkı, yukarıda tarifini yaptığım kelle-paça çorbası gibi, içinde her şey var. Beyin, dil, et, ayak, sabır ve terbiye…

 

            İsteyen sirke sarımsak kullanır, istemeyenden bana ne!

           

 

        

 

 

        

 

          

 

        

 

        

 

        

28 May 2008

(1)



BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

MAHMUT GÖRÜR


BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

 

 

 

*          Atatürk’ün dünyada “başöğretmen” sıfatlı tek lider olduğunu,
Bir geometri kitabı yazdığını, Üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu...

*          Norveç dilinde “Atatürk gibi olmak”, diye bir deyim olduğunu…

*          Atatürk Çiçeği”nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden Doktor Kirk Landın’in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını...

*          Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet Bayramında Atina'daki Türk Büyükelçiliğine giderek, Atatürk’ün resminin önüne geçerek saygı duruşunda bulunduğunu.

*          ”Mimber” adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini...

*          Kurtuluş Savaşında rütbe alan birçok kadın askerimizin olduğunu ve bunun da dünya tarihine geçtiğini. Üsteğmen Kara Fatma'nın 700 erkek ve 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış olduğunu...

*          Bir röportajda “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulduğunda “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için davet gelirse düşünürüz” dediğini ve bunun üzerine BM yasasının değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu...

*          1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli ve en buhranlı döneminde danışman, senatör ve bakanlarından oluşan 120’den fazla kişiye;  ”Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim” dediğini...

*          1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;
”Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir” denildiğini....

*          1996'da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği metinde; “Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış birisi olmaktan dolayı mutlu öldüm” denmesini istediğini...

*          2000'de ABD Başkanı'nın milenyum mesajında; ''Milenyumda hiçbir şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür.  Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir” denildiğini...

*          2005'de Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisinin “Türkiye, ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın yeter” demiş olduğunu...

 

 

                                               *                      *                      *

            Peki,  bütün dünyada Mustafa Kemal Atatürk’e bu kadar değer verilip saygı gösterilirken bizler onun evlatları olarak ne yapıyoruz?

 

            Atatürk’ün evi olan Çankaya Köşkünde O’nun izleri kazınma aşamasında ve Türk varlığı Osmanlı kültürü ile değiştirilmeye çalışıyor birileri tarafından…

 

            Ve bizler susuyoruz…

 

            Yazıklar olsun bize!

 

           

 

           

27 May 2008

(0)



TEŞEKKÜRLER ANTALYA...

MAHMUT GÖRÜR


            TEŞEKKÜRLER ANTALYA…

 

        Duramadım yine yerimde. Perşembe akşamı karar verdim Antalyalı arkadaşlarla tanışmaya ve elbette Tuncay Özkan’ı görmeye…

 

 Antalya “Biz Kaç Kişiyiz Derneği” Başkanı Sayın Neşe Şen’e salonlarının müsait olup olmadığını sorarak,  arkadaşlarımla Fethiye’den destek vermeyi düşündüğümü kısa bir not olarak yazdım. Kendileri büyük bir incelikle, salonlarının müsait olduğunu ve katılımımızdan büyük bir onur duyacağını belirten yanıtını hemen gönderdi…

 

            Bu nedenle yanıma arkadaşlarımı alarak kiraladığımız minibüs ile Antalya yoluna düştük sabahleyin Fethiye’den. Ege ve Akdeniz bölgelerimizin eşsiz doğasını özümseyerek, bazen dağların doruklarındaki karları, bazen de Nazım’ın “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” deyişindeki gibi doyumsuz ilkbahar manzaralarını sindire sindire izleyerek ulaştık turizmin başkentine…

 

            Salona ulaştığımızda büyük bir ilgi ve coşkuyla karşıladı Antalyalılar bizleri. Bir başka oluyor insanın bilmediği, tanımadığı hatta yaşamı boyunca belki de hiçbir zaman göremeyeceği insanlar tarafından bir dava uğruna büyük bir mutlulukla karşılanması…

 

            Bu onurla “iyi ki geldik” düşünüsünün verdiği mutluluğu ile bizlere gösterdikleri masada yerlerimizi aldık. Konferansa yaklaşık bir saat var ve salonun dolu olmaması bizleri hafiften tedirgin ediyor. Umarız doldurur yurtsever kardeşlerimiz bu koca solunu dileklerini paylaşıyoruz arkadaşlarımla…

 

            Ve beklenen anın gelmesine dakikalar kala salon tıka basa doluyor. Alt katta oturacak yer kalmaması nedeniyle katılımcılar üst katta yerlerini alıyor. Muhteşem bir tablo! Sayın Özkan’ın gelmesine az bir süre kalması nedeniyle insanlar arasında oluşan heyecan o kadar belirgin oluyor ki, bunu onların bakışlarından ve oturuş biçimlerinden anlamakta zorluk çekilmiyor...

 

Derken, işte o an!

 

Tuncay Özkan’ın açılış müziği haline gelen 10.ncu Yıl Marşı çalmaya başlıyor salonda.  Yurtseverler ayakta, ellerinde bayraklar ve o güzel marş dillerde avaz avaz…

 

Kapıda görünüyor Özkan, abartısız herkes onu öpmek, elini sıkmak için etrafını dolduruyor. Elini tutan bir daha bırakmak istemiyor…

 

Ne kadar da susamışız dürüst bir lidere ve Atatürk yolunda ilerleyeceğini üzerine basa basa söyleyen bir ulusalcıya. Dedelerimizin şehit kanlarının ılık ılık topraklarımıza aktığı vatanımızı bu illetten bizlerle kurtaracağını söyleyen ve bunun için canını seve seve verebileceğini haykıran bir şehit torununa…

 

Dakikalar süren sevda türkülerinin söylendiği ilerleyişten sonra Tuncay Özkan konuşmasını yapacağı platforma gelebiliyor.  Fakat ne mümkün yalnız kalıp söylemine başlamasına?  Elindeki bastonuna rağmen yürümekte zorluk çeken yaşlı bir hanımefendi koluna girdiği bir yakını sayesinde adeta ayaklarını sürükleyerek sahneye gelip Tuncay Özkan’a sarılıyor ve dakikalarca sıkı sıkı kucaklıyor ve bir şeyler söylüyor Tuncay’ına. Sonra bir başkası, bir başkası daha….

 

Antalyalı arkadaşların görevlendirdiği birbirinden cici ve pırıl pırıl aydınlık abidesi kızlarımız güçlükle sahneyi boşatmayı başarıyorlar. Bana göre komşunun sevimli oğlu Tuncay gibi yakın gördüğüm Tuncay Özkan, yine aynı sıcaklığı ve samimiyetiyle başlıyor konuşmasına…

 

Sizlere neler anlattığını açıklayacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ancak şu kadarını yazabilirim, o da; Türkiye aydınlığa gebe ve gecenin en karanlık sonundan, sabahın ilk ışıklarını göreceğimiz anların çok yakın olduğunun müjdesi…

 

Açıklamayacağım dedim, çünkü Tuncay Özkan iktidara oynarken daha şimdiden bütün illerimizi ve ilçelerimizi gezmeye başladı büyük bir hızla ve enerjiyle. Onu takip edin ve bizzat kendi ağzından dinleyin devrimlerini, böylesi inanın çok daha güzel…

 

Bir ufacık ipucu; haftaya “KANAL BİZ” yayınına başlıyor, gözümüz aydın…

 

Teşekkür ederim Antalya, sizleri tanımaktan onur duyduk. Fethiyeli kardeşlerinizden kucak dolusu sevgiler sizlere…

 

Size de çok teşekkürler Sayın Tuncay Özkan, iyi ki var oldunuz şu zor ve çaresiz anlarımızda, iyi ki…

             

26 May 2008

(2)



DEMOKRASiNiN KALESİ...

MAHMUT GÖRÜR


         DEMOKRASİNİN KALESİ...


 


        Bu yazım, Fransız Devriminden sonra kendilerini demokrasinin kalesi ve insan haklarının tek savunucusu olduğunu iddia eden Avrupa Ülkelerinedir…


 


            Avrupa’da yaşadığım onlarca yıl içerisinde, Türkiye’nin sizlerce fazla bir önemi yoktu. Zoraki ve çıkarlar doğrultusunda göstermelik bir ilgi söz konusuydu sizler gibi demokratik ve insan haklarına son derece önem veren ülkelerce…


 


            Dışarıdan bakıldığında kendinizi tanıtmaya çalıştığınız kriterlere son derece uyumlu olan ülkeleriniz, aslında sizlerin içinde yaşayan ve bir türlü kendiniz olarak kabul edemediğiniz topluluklara kesinlikle uygulanamıyor…


 


            İnsan hakları ve demokrasi sadece ırkınızdan olan insanlar için geçerli, fakat diğer topluluklar için nedense sınırlamalı ve kısıtlıydı, sizlere göre demokrasi sadece bu demekti…


 


            Büyük oyunlar ve ABD işbirliğiyle en büyük korkunuz büyük ülkeler tarafınızca uygulanan kalleşçe oyunlar sonucu, önce Çekoslovakya, arkadan Yugoslavya ve arkasından da Rusya parçalanıp, sizlerin yönetebileceğiniz, daha doğrusu sömürebileceğiniz bir düzeye geldi…


 


            Anlaşılan o ki;  bağımsız  geniş topraklara ve nüfuslara sahip ülkeler sizler için büyük tehlike içeriyor. Eski alışkanlığınız olan sömürge düzeninin bu günkü versiyonu nu gülen yüzünüzü gösterip arkadan o ülkeyi parçalara bölerek daha kolay sömürme oyunları kanımca…


 


            Bu gün Türkiye sizler için çok önemli, bunu bilincindeyiz bir avuç aydın olarak. Sizlerin gülen yüzünüzü gösteren maskenizin altında bulunan gerçek yüzünüzü biliyoruz. Tıpkı vatanımızı yıllar önce parçalayarak paylaşma oyunlarınızı bildiğimiz gibi…


 


            Elbette günümüzde bu düzen değişti, şimdi bu tür sömürü planları askerle ve silah zoruyla değil, ekonomik güç kullanarak gerçekleşiyor…


 


            Türkiye’yi yıllar önce AB’ye alacağız kandırmaca taktiğiyle gümrük birliğine sokup, sömürü çarklarınızı döndürmeye başladınız. Bu gün, sizin kullanabileceğiniz bir hükümeti başa getirerek istediklerinizi büyük bir mutlulukla yaptırabiliyorsunuz…


 


            İnsanlarımızı ve ülkemizi borç batağına soktunuz. Bu sayede elinizde bulunan sermaye ile kuşattınız ülkemizi. Topraklarını aldınız, milli değerlerimizin satılmasını sağladınız. Tarımımızı öldürdünüz AKP’ye verdiğiniz direktifle sonucunda. Sizler için elbette büyük sorundu Atatürk Türkiye’sinin kendi kendine yeter oluşu…


 


            Artık beklediğiniz an gelmek üzere planlarınıza göre. Zira AKP ve Tayyip Erdoğan siz ne derseniz yapıyor, tıpkı sömürge ülkelerinin eli kolu bağlanmış göstermelik yöneticileri gibi…


 


            Ülkemi öyle bir hale getirdiniz ki; borsamızın neredeyse %70’i ve bankalarımızın ise % 60’ı sizin elinizde. Size ait olan bankalar neredeyse caddede yürüyen vatandaşıma zorla kredi verir hale geldi. Amaç insanlarımızı borçlandırarak ödeyemez hale gelmesini sağlayıp, elinde bulunan taşınmazlarına el koyabilmek. Kısacası silahla alamadığınız Türkiye topraklarını paranızla parça parça elde ediyorsunuz. Para babası zenginleriniz Türkiye Borsasına yatırdığı her 1milyon dolarını, yıl sonunda 1 milyon 740 bin dolar olarak geri alıyor. Üretmeden elde edilen bu korkunç kar dünyanın neresinde var, bileniniz var mı?...


 


            Türkiye üzerindeki yaptırımlarınızı demokrasi paketi adı altında çok rahat uygulatabiliyorsunuz AKP Hükümetine. Ben kendi adıma onların ülkemizi düşündüğünü hiç sanmıyorum, eğer öyle olsaydı açlıktan inim inim inleyen vatandaşlarını iyileştirmek yerine, kendi oğullarına ve sülalesine çok büyük kaynaklar bularak korkunç sermayeli şirketler kurmazlardı…


 


            Bu gelişmeler elbette sizleri ilgilendirmiyor. Sizi ilgilendiren tek şey, Türkiye’nin dizlerinin üzerine iyice çöktüğünü görmek…


 


            Sizlerin talimatıyla yeni uygulamaya konulan Sosyal Güvenlik Yasasıyla çalışanlarımıza artık emeklilik hayal oldu. Bizim yaşam standartlarımız sizlerinki gibi değil elbette, ayda 500 YTL alan bir emekli, 300-400 YTL kira ödüyorsa nasıl geçinebilir sizce? Ülkelerinizde emekli parası yaşaması için yetmiyorsa, emeklinize kira yardımı, sosyal yardım, yakacak yardımı hatta giyecek yardımı bile verilebiliyor. Ama bizde bu tür sosyal yardımlar yok. Hem sizin ülkelerinizde 65 yaşına kadar bir işçi çalışabiliyor, ülkemizde 40 yaşından sonra kimse iş bulamaz….


 


            Yeni yasaya göre primlerini 45 yaşında dolduran bir işçi, 65 yaşının dolmasını bekleyecek. Bu süre içerisinde de kendisine en küçük maaş dahi ödenmeyecek. Sizlere soruyorum, 20 yıl bir insan geliri olmadan nasıl yaşayabilir?...


 


            İşçilerimiz çok zor şartlar altında çalışıyor. Ülkemizde iççinin diğer adı modern köle, özel işletmelerde 400-500 YTL maaş alan bir işçinin sizdeki gibi 8 saat çalışabilme lüksü yok. Maaşını ödeyen patronu en az 12 saat çalıştırmadan bırakmıyor. Mesai içinse ek bir ücret ödeme ihtiyacı da görmeden üstelik…


 


            Yönetimin getirdiği yasalar gereği çalışan işçilerimizin neredeyse yarıdan fazları sigortasız çalıştırılıyor. İşçi zor durumda, zaten iş bulmak imkansız bir de eve ekmek götürme zorunluluğunu düşünürsek; o insan neler yapmaz ekmek parası için?...


 


            Bizlere insan hakları diyorsunuz, demokrasi dersi veriyorsunuz! Peki, bu gelişmelere çok iyi bildiğiniz halde hiç sesinizi çıkarmıyorsunuz? Dağlarda gençlerimiz ölüyor her gün, sizlerin destek verip büyüttüğünüz PKK yüzünden…


 


            Nerede sizin insan haklarınız ve o çok yüce demokrasileriniz?...


 


            Tuzla tersanelerinde işçilerimizi ağır çalışma koşulları altında ve iş kazası önleminin alınmadığı şartlarda aptalca kazalarda ölüyorlar birer birer…


           


Nerede sizin insan haklarınız ve o çok yüce demokrasileriniz?...


 


            Gözlemci geliyorsunuz arada, onlar da Türkiye’yi kötülemiş yazarlarımızın mahkemesinde, ya da AKP’nin kapatma davasını adaletimizi hiçe sayarak protesto etmek adına…


 


            Sahi sizin ülkelerde yargının açmış olduğu bir davaya hangi siyasiniz itiraz edebilir? Hiç birisi! O halde utanmadan bizin yargımızı nasıl hiçe sayabilirsiniz?...


 


            Ama hesabınız beli, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan sizin Türkiye üzerinde gerçekleştirmek istediğiniz planlarınızı itiraz etmeden uyguluyor.  Eğer parti kapatılırsa, ki bana göre mutlaka kapatılmalı. O zaman sizin planlarınız alt üst olacak, iş birlikçilerinizle artık birlikte hareket edemeyecek, dahası itiraz göreceksiniz öyle değil mi?...


 


            Bu arada Türkiye’yi AB’ye alacağız yalanlarını da yüzünüz kızarmadan söyleyebiliyorsunuz…


 


            Eğer şu yaşlı dünyada barış içerisinde kardeşçe yaşamak istiyorsak, bu tür sömürge oyunlarını bir kenara bırakıp, dost ellerimizi birbirimize uzatmak zorundayız.


 


Sizlerin yaptığı gibi,  demokrasi ve insan hakları savunuculuğu olmaz…


 


           


 


           


 


           


 


 


           


 


           

22 May 2008

(2)



Last Posts

ÖNCE İNSANLIK ONURU!...
ESKİŞEHİR NOTLARIM...
BAŞIMIZ SAĞ OLSUN!
MİLLETİMİN MECLİSİ...
SEN İZLEME! BEN İZLERİM...

Sponsor Links


Tags

MAHMUT GÖRÜR

Comments

 Hayta: Yüzsüzlerde onur ne gezer. Bu...
saban: 12.yasından beri çalışıyorum ş...
 yasardilsiz: Başınız sağolsun...
 wind: Zaman zaman düşünürüm Atatürk...
 yasardilsiz: Ne yazıkki Mahmut Hocam durum...

Search